Makaleler & Videolar

KİTAP DEĞERLENDİRME TOPLANTILARI II

23.02.2021

Frantz Fanon – Siyah Deri Beyaz Maskeler

Sunum: Özgecan Eskiduman

Frantz Fanon’un ilk kitabı olan Siyah Deri Beyaz Maskeler’in ilk basımı orijinal dilinde 1952 yılında yayınlandı. O günden günümüze kadar pek çok dile çevrilen bu kitap, postkoloniyal teorinin başatlarından biri olmaya devam etmektedir. Kitap, dili itibariyle yıllar içinde bir birikmişliğin dışa vurumu olarak manifesto havasındadır. Fanon’un klinik bir araştırma olarak nitelendirdiği bu kitap, siyah adamın beyaz karşısındaki aşağılık kompleksini, beyazın da bu durum karşısındaki üstünlük algısının detaylı bir psikanalizini sunmaktadır. Fanon bu noktada toplumsal psikanalizin önemini vurgulamaktadır; çünkü bireysel incelemeler, toplumsal bazı gerçeklikleri göz ardı edeceği ve bütünsel bir perspektif sunamayacağı için yarım kalacaktır. 

Kitabın en önemli noktalarından biri, ikili bir özeleştiri getiriyor olmasıdır. Beyaz adam nasıl ki üstünlük algısından mustaripse; siyah adam da atalarının nevrozlarını, köle gemilerinde yaşadıkları travmaları bir zincir gibi yanında taşımaktan mustariptir. Atalarını insanlıktan çıkarak köleliğin kölesi olmak istemediğini defalarca altını çizen Fanon, bu ikilemin üzerinde özellikle durmuştur.

Kitap, daha önce de değinildiği gibi postkoloniyal teorinin ana kitaplarından biridir ve teorinin içerisinde tartışılan önemli konulara parmak basmaktadır. Bunlardan ilki; sömürgeci zihniyet olarak adlandırabileceğimiz mantalitedir. Postkoloniyal teoriye göre sömürgecilik tarihe ait değildir ve yalnızca materyal bir sömürü olarak algılanmamalıdır. Neyin doğru veya yanlış olduğunu, neyin medeni veya medeniyetsiz olduğunu belirleme tekelini elinde barındıran beyaz adam, bu zihniyeti temsil etmektedir. Siyah adam’ın tam olarak “insan” olabilmesi, ne kadar beyazlaştığına göre değişecektir. Beyaz zihniyetin rasyonalitesi tek gerçekliktir ve bu gerçekliğe uyduğu sürece beyaz adamın varlığına “tahammül edilecektir”. Ancak beyazlaşmasıyla orantılı olarak da kendine ve kültürüne yabancılaşacak; en sonunda da köksüzleşecektir. Fanon, sömürgeciliğin özünde yatan al-üst ilişkisinin, sömürgecilik sonrası dönemle bitmediğini; kültürel ve zihinsel bağlamda devam ettiğini gözler önüne sermektedir.

Kitapta vurgulanan bir diğer konu da “öteki” kavramıdır. Bu kavram, postkoloniyal teori için bir hayli önem arz etmektedir. İnsan ve en nihayetinde onların oluşturdukları topluluklar, kendilerini tanımlamak için bir “ötekine” ihtiyaç duyarlar. “Öz” her zaman “ötekinden” beslenir. Özellikle ötekini tanımlarken kullandığımız ifadeler, “gerici” “barbar”, “medeniyetsiz” gibi benzetmeler, aslında kendimizi ve ait hissettiğimiz topluluğu ne kadar “aydın” ve “medeni” gördüğümüzü, o kelimeleri kullanmaya gerek kalmadan ifade eder. Kitapta da bu durum, siyah adamın beyazı idealaştırmasında yatan kendi alt görülmüşlüğü olarak bizlere sunulmuştur. Beyaz onun için yarı tanrıdır ve onun gibi olmalıdır. Öte yandan, beyaz adam da siyah adamı vahşi bir çocuk olarak tanımlar. Ehlîleştirilmelidir ve bunun için de beyazın medeni eyerine ihtiyaç vardır. Günün sonunda her ikisinin de medeni ya da medeniyetsiz varlığı, bir diğerine ihtiyaç duyar. Beyaz adam’ın medeni varlığı, siyah adamın medeniyetsiz varlığıyla anlam kazanır ve kurduğu simbiyotik ilişki çerçevesinde siyah adam sistematik olarak medeniyetsiz addedilmektedir. Bu durumda da siyah adamın medeni beyazlar dünyasında var olabilmek için tek bir seçeneği varıdır: beyaz olmak. Onu medeniyetsiz kılan tüm siyah özelliklerinden arınmalıdır. Ancak en nihayetinde derisinin rengini değiştiremeyeceği için, asla onlar gibi olamayacaktır ve aşağılık duygusu yeniden ve yeniden üretilecektir. 

Kitapta bahsedilen bir diğer konu da elbette ki ırkçılık ve ayrımcılıktır. Fanon’a göre siyaha duyulan hayranlıkla, ondan tiksinen zihniyet arasında bir fark yoktur. Bir ırka ya da kimliğe, olumlu ya da olumsuz yüklenen her anlam, aynı çarpık zihniyetin ürünüdür. Bu anlamda ırkçılık ve ayrımcılık, tarih kitaplarında kalmış olarak lanse edilse de özellikle hem günlük hayatta hem de çeşitli sembollerle yeniden üretilmektedir. Fanon bu konuyu ilahi simgeler örneğiyle açıklar. Melekler, tanrı ve ilahi olan hep pembe-beyazdır. İnsanla maymun arasında bir tür olarak görülen siyah adamın ilahi olanda yeri yoktur. Kafamızda en idealize ettiğimiz ilahi olanın bile beyaz adam olması, bu üstünlük zihniyetini gözler önüne sermektedir. 

Kitapta öne çıkan bir diğer konu da dil ve söylemdir. Fanon’a göre bir dili etkin konuşmak demek, o dille ifade edilen dünyaya hâkim olmak demektir. Dilin yaratıcı ve inşa edici gücüne atıfta bulunan Fanon, siyah adamın beyazın dilini kullanabildiği ölçüde onların dünyasında var olabileceğini söyler. Dile hakimiyet, bilgi üretimine hakimiyettir. 

Peki tüm bu durumlarla nasıl başa çıkılabilir? Fanon’un kitabını önemli kılan bir diğer husus da salt eleştirinin ötesine geçip bir çözüm önerisi sunmasıdır. Siyah adamın beyazlaşmak ya da yok olup gitmek arasında üçüncü bir var olma seçeneği vardır. Tarih boyunca yamyamlıkla, vahşilikle ve medeniyetsizlikle suçlanan siyah adam, atalarının tüm bu sıkıntılarını bir pranga gibi yanında taşımaktadır. Dolayısıyla bu tarihsel kimlik, toplumsal kimlik olmuş ve siyah adamın en temel kimliği haline gelmiştir. Fanon burada cesur bir öz eleştiri yapıp, 17. Yüzyıldaki köle gemisindeki atasının hesabını, 20. Yüzyıldaki beyaz adama sormasının anlamsız olacağını; bu bakış açısıyla siyah adamın kendisini geçmişte yaşamaya mahkûm etmemesi gerektiğinin altını çizer. Ancak bu demek değildir ki geçmiş unutulsun. Geçmişten çıkarılan derslerle, bugün ve gelecekte böyle bir şeyin bir daha asla, hiçbir kimlik için yaşanmaması adına her türlü mücadele verilmeli, der Fanon. Ancak geçmişte yaşayarak, şimdiyi ve geleceği kaçırmak; bu alt üst ilişkisini sistematik olarak yeniden üretmektedir. Sonuç olarak bu kitap, salt eleştirilerin ötesine geçmiş, geçmiş sesleri taklit etmeyi bırakarak bir arada var olunabilecek üçüncü bir seçenek sunmuştur.

KİTAP DEĞERLENDİRME TOPLANTILARI I

26.01.2021

Edward W. Said – Yersiz Yurtsuz

Sunum: Ziya Dinçsoy

20.yüzyılın önde gelen sosyal bilimcilerinden Edward W. Said’in (1935-2003) otobiyografisi olan Yersiz Yurtsuz / Out of Place kitabı, yazarın 1991 yılında lösemi tanısı almasından sonra, hayat muhasebesi yapma sürecinde ortaya çıkmıştır ve kitap beş yıllık bir sürede 1994 ile 1999 yılları arasında oluşmuştur. Kemoterapi seansları sonrasında, yolculukları sırasında ısrarla yazılan notlarla son halini alan bu eserde Said Filistin, Lübnan ve Mısır’da geçen çocukluğundan başlamak üzere, yetiştiği toplumsal-kültürel çevreyi, bunun kimlik, aidiyet ve düşünceleri üzerine olan belirgin etkilerini, farklı coğrafi yaşam alanlarındaki yaşanmışlıklarını, kendine has ve çarpıcı üslubuyla anlatmaktadır. Bu anlatının Said’in kendi özyaşamına adeta mesafelenerek dışarıdan bakan bir göz edasında yazılmış olması, metnin ilgi çekici güçlü bir yanını oluşturmaktadır. 1940’ların dünyasından 2000’lere doğru ilerleyen anlatının içerisinde, kişisel tarih merkezi olmakla birlikte genel tarihin izlerini de çeşitli veçheleriyle barındırdığını söylemek mümkündür. Bu izler, çocukluk, göç, dil ve kimlik gibi ‘kişisel’, ülkeler, toplumsal ilişkiler, savaşlar, çatışmalar gibi ‘genel’ odaklardır. Çalışma boyunca bu iki asli odağın iç içe geçtiğini, hatta sıklıkla hemhal olduğunu da söylemek yanlış olmayacaktır.

Çocukluk

Yersiz Yurtsuz boyunca devam eden anlatının içerisinde çocukluğun etkileri belirgin bir biçimde öne çıkmaktadır. O dönemde yaşanılan bireysel/kolektif hayat ve elde edilen deneyimler, en başta, yerinden edilme kavramıyla eş anlamlı olacak kadar güçlü içeriyle “Filistinli olmak” deneyimi, hiçbir zaman silinmeyen bir yazı gibi daima güncelliğini korumaktadır. Said bu odağı yoğun bir biçimde işlemekte, çocukluk deneyimlerinin, içerisinde yetiştiği kültür ve coğrafyanın kapanmaz bir sayfa olarak her an önünde açık bir vaziyette durduğuna vurgu yapmaktadır. Ayrıca bu deneyimler yetişkinlik dönemine de istikamet vermekte, çalışma, araştırma alanlarıyla kesişmektedir.

Göç

Edward Said’in Mısır’da başladığı lise eğitimine Amerika’da devam etmek durumunda kalması hem kişisel nedenlerin hem de babasının bölgeye dair yaptığı kişisel projeksiyon ile alınan bir kararın sonucu olmuştur. Böylece Said, babasının 1.Dünya Savaşı’ndaki durumu nedeniyle sahip olduğu Amerikan pasaportuna, “Amerikalılığa” kendisi de bir kez daha göç deneyimi yaşayarak katılmış, bu dünyanın 16-17 yaşlarından itibaren, bir kez yersiz yurtsuzlaşarak bir parçası olmuştur. Belirgin bir biçimde hem zorunlu hem de iradi farklılıkları barındıran hikayesi böylece bambaşka bir dünyaya bambaşka bir kıtaya da aktarılmış olmuştur. Said’in Filistin’den Lübnan’a, Lübnan’dan Mısır’a, Mısır’dan Amerika’ya seyreden özyaşam öyküsü, bir dönemin toplumsal, politik, kültürel tarihinden de belirgin izleri taşımakta, kişisel anlatının içinde büyük tarihsel anlatının parçalarını da görmeyi sağlamaktadır.

Dil

Said metnin çeşitli yerlerinde belirgin bir biçimde iki dilli olduğunu, Arapça ve İngilizce rüyalar görebildiğini belirtmektedir. Ancak iki dilin geriliminin iki farklı kültürel dünyanın da gerilimi olarak zihninde şiddetli biçimlerde yaşandığına da güçlü vurgular yapmaktadır. Bir dilin içine doğmak, o dilin belirlediği kültürel dünyanın içinde yetişmek, dil ile kimlik arasında sıkı bağlar oluşmasına neden olmaktadır. Dil sadece bir iletişim aracı olarak ses olmaktan öte, bir kültürel dünya inşa da etmektedir, çok işlevli bir fonksiyonu vardır. Yersiz Yurtsuz’da dil fenomeni, kültürel dünya ile olan temel bağları ve bu genel bağlam içerisinde özgün bir konuma sahiptir.

Kimlik

Coğrafya, çocukluk, göç, dil… gibi kavramların ana kaynaklarını oluşturduğu kimlik bütün bu çeşitlilik ve gerilimler içerisinde şekillenmekte, yeniden içerik kazanmaktadır Said’in fikir dünyasında. Kimlik olarak şekillenen şey çok çeşitli kaynaklardan beslenmekte, hepsinden izler taşımakta, hepsinin gerilimini içerisinde barındırmakta ve nihayetinde ortaya çıkmaktadır. Bu mekanik ya da duygusuz bir süreç olarak değil, her türlü insani gerilim ve krizin de eşzamanlı olarak deneyimlenerek yaşanması anlamındadır. Coğrafyalar, kültürler, diller, gerilimlerin yanı sıra farklılıklar ve çeşitlilikler ile beslenen kimlik oldukça geniş bir kültürel-entelektüel içeriğe de böylece erişebilmektedir.
Sonuç olarak yazım türünün güçlü bir örneği olan Edward Said’in otobiyografisi, toplumsal, kültürel, sosyolojik, psikolojik… yanlarıyla, hem etkili bir düşünürün yaşam ve gelişim momentlerini hem de bir dönemin gelişmelerini takip edebilmek adına temel bir başvuru metni olarak görünmektedir. Yersiz Yurtsuz göç, dil, kimlik, ben ve diğer ben’ler arasındaki ilişkinin inşası, toplumsal kodlar, özneler, önyargılar… gibi temalar etrafında özyaşam öyküsünün üslubuyla iyi bir çerçeve oluşturmaktadır.